Yazı tarihi Pazartesi 17 Kasım 2008
Yaşanılan güzelliğe, onu bozmamak adına hiç dokunmamayı, konuşmamayı, gönüldekini dile dolamamayı her zaman doğru bulmuş, fıtratıma uygunluğundan olsa gerek kendi hayatımda da uygulayabilmişimdir. Ama bu öyle bir borç ki üzerimde, paylaşmasam, vebal alacakmışım gibi hissediyorum. Umarım yazı sahibini bulur.
Elmalılı Hamdi Yazır Kur’an Meali:
Ali İmran Sûresi 96:
Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir.
Ali İmran Sûresi 97:
Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.
Karşılaştırmalı Kur’an meali incelemelerim sırasında yukarıda yazılı ayetleri okuduğum andan itibaren daha önce aklımın köşesinden bile geçmeyen ‘Umre’ yapmak fikri hasıl oldu zihnimde. Önce zihnimde, sonrasında ise bütün kalbimde. Öyle ki sanki oraya hemen gitmezsem ölecekmişim gibi bir hisle, AŞK ile diledim gidebilmeyi. Her yere gidebilen ben nasıl olmuş da bu konudaki okumalarıma, araştırmalarıma, ‘yönüm kıbleye kıblem Kabe’ye’ diyen dilime rağmen Kabe’ye gitmeyi daha önce hiç düşünememiştim. Allah (C.C.) yazdı, kısmet oldu, gidip gelenlerle görüştürüp benim de içime düşürdü, niyetine girdim. Ama mâlumunuz Arabistan sınırları içine öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya giremiyorsunuz. Ben yaşlarda bekâr bir bayan, sadece eş, baba, erkek kardeş ya da dayı ile girebiliyormuş kutsal toprakların olduğu bu ülkeye. Beş ay gibi bir süre geçmesi gerekti gidebilme şartlarımın sağlanabilmesi için ve ben bir kez daha hem de bütün kalbimle inandım ki olacağın önüne geçilemediği gibi zamanını da öne ya da geriye çekemiyorsunuz. Abdulkâdir Geylani Hazretlerinin ‘Fûtuh-ul Gayb’ adlı şaheserinin üçüncü makalesinde yazdığını yeniden ama bu kez yaşayarak, daha sağlam olarak içselleştiriyordum. ‘Ölü yıkayıcının elindeki ölüler gibiydik, Rabbimiz bizi dilediğince evirip çeviriyordu.’ Tek diyebildiğim, beni oralara davet eden, davete icabet edebilmem için kaderimi ilmek ilmek, nakış nakış ören ve her yaratışında bir hikmet olan alemlerin Rabbi Allah’a (C.C.) sonsuz hamd olsun.
Bu ziyaret nasıl anlatılır bilmem. Yazarken hakkını veremeyeceğim kesin ama en azından öğrendiklerimin bir kısmını aktarmaya çalışacağım zira orada hissettiklerimi paylaşabilecek kelimeleri ben bilmiyorum.
Uçaktan indiğiniz ilk andan itibaren garip bir çelişki ile hem ‘oralı’ oluyorsunuz, hem de bunun gerçek olamayacak kadar güzel olmasından dolayı bir ‘rüya’ daymışsınız gibi şaşırıyorsunuz. Öyle bir yaşantı var ki orda, bu dünyaya niçin geldiğinizi belki de ilk kez iliklerinize kadar hissediyorsunuz. (Zariyat/56 “Cinleri ve insanları, ancak beni tanıyıp îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattım.”) Amacına yönelik kullanılan beden ve ruh mükemmel bir ahenkle, tabiri caizse eksik taşın yerini bulması gibi bütün evrenle hemhâl oluyor, öteki diye hiçbir varlık kalmamacasına ‘tek’in bir parçası olduğunuzu hissediyorsunuz. Küçücük bir damlanın, yolunu bulup okyanusa karışması gibi bir his sanki.
Medinet-ül Münevvere (Nurlanmış Şehir), evsahipliğini yaptığı Ravza-ı Mutahhara’ya (Mescid-i Nebevi’nin içindeki Hz. Muhammed’in (S.A.V.) kabrinin bulunduğu ‘tertemiz bahçe’) saygısını sevgisini sunar gibi sukûnete bürünmüş bir şehir. Zaman öylesine sakin akıyor ki, geçmiş-şimdiki-gelecek zaman kiplerini unutup, şehrin o benzersiz kokusunu içinize çekerek kendinizi hiç düşünmeden geniş zamanın güvenli ve rahat ellerine bırakıveriyorsunuz. Medine’den Mekke’ye geçerken yol kenarlarında size zikretmeyi hatırlatan ‘zikir tabelaları‘nı görüyorsunuz. Herkesin beyazlara bürünüp ibadet için koşuşturduğu Mekket-ül Mükerreme’de (Saygın Mekke) ise Mescid-i Haram’ın bereketi, kalabalığı sokaklara taşıyor, bu insan selinin içinde kendinizi gezegende küçücük bir nokta gibi, küçücük ama merkezine görünmez bir bağla sıkıca bağlanmış ‘pervane nokta’ gibi hissediyorsunuz.
Mescid-i Haram’a girerken gözlerimiz kapalı idi. Beytullah’ın tam karşısına gelene kadar da açmadık. Gözlerimi açtığımda Kabe’nin siyah, sade, sıcak ve gösterişsiz azameti ile birlikte yine aynı soru kapladı içimi. ‘Bu bir ‘rüya’ olabilir miydi?’ Olaylar nasıl örülmüştü de buralara gelmek bana nasip olmuştu? Neden daha önce gelememiştim? Ne kadar yazık?
Hayatımın en anlamlı akşam namazını orda kıldım. Kaç bin kişiyle birlikte aynı anda secde ettik bilmiyorum ama (hac zamanı Kabe’de birmilyonaltıyüzellibin kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş) akşamın o ılık esintisinde, gözlerim Kâbe’de, ilk kez o kadar kalabalık bir cemaatle secde edişimi, Kâbe İmamı Sudeysi’nin gürül gürül akan sesinin birden bire ağlamaklı oluşunu ve duayı ağlamadan bitirebilmek için tekrar tekrar okumaya çalışmasını ömrüm boyunca unutamayacağımı adım gibi biliyorum. Karşımızdaki resim kusursuzdu. Namazdan sonra umre tavafına başladık. İranlı, Suriyeli, Malezyalı, Endonezyalı, Türkiyeli, Arabistanlı ve daha sayamadığım nice farklı ülkelerden gelen müslüman kardeşlerimin hepsi, dünyanın neresinden gelmiş olurlarsa olsunlar aynı duayı ediyorlardı tavaf yaparken. Herkes her şavtın(1) başında Cennetten gelmiş olduğuna inanılan ve Kabe-i Muazzama’nın kapısına yakın köşesinde gümüş bir çerçevenin içine sabitlenmiş Hacer-ûl Esved’i (Siyah taş) sağ elini kaldırıp ‘Bismillahi Allahuekber’ diyerek selamladıktan sonra duasına; ‘’Allahım! Sana iman ederek, kitabını tasdik ederek, verdiğim sözü yerine getirerek ve peygamberinin sünnetine uyarak bu ibadetimi yerine getiriyorum.(2)’’ diyerek başlıyordu duasına. Zaman ayrı bir zaman, mekân bambaşka bir mekân, dilleri, renkleri ve de yaşamları bambaşka olan ama orda tek bir ruh haline gelen bu insanlar karmakarışık ve yabancıydılar ama dillerinden dökülen dua hep aynı duaydı. Asırlar boyunca kutsal olan bu Kâbe’de günde üç saat uyku ile gecemiz gündüzümüz birbirine karışıyor, bir günü sanki üç gün gibi yaşıyorduk. Her iş ve oluşun kendi zamanını beklediğini bilirdim ama yine de aynı soru yankı buluyordu beynimde. ‘Nasıl olmuş da bunca zaman buralara böylesine kayıtsız kalabilmiş, gelmeyi hiç düşünememiştim?’ Sonra hemen kendime gelip ‘nasip, her şey nasip’ diyordum. Ne uyku arıyorsunuz, ne yemek, ne aile ne eş ne de dost.
Mutluyduk, huzurluyduk, ümmeti Muhammed (S.A.V.) olmayı yaşıyorduk.
Günler böyle mutlulukla geçerken bir vesile ile Mekket-ül Mükerreme’de tanıştığım ve bundan çok memnun olduğum Mehmet Bağrıyanık (3) Hoca’nın ‘Hac ve Umrenin Anlamı’ konulu sohbetini dinlemek kısmet oldu. Ayetlere ve hadislere dayanarak anlattığına göre;
Allah(C.C.), dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmış, bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiş, daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuş.
Ruhlar da: Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevap vermişler.
(Araf/172 ‘’Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahid olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.’’)
Bu konuşmanın vuku bulduğu zamana da, Kâlû Belâ denmiş. Bu sözü tüm ruhlardan alan Allah (C.C.), kaleme ‘Kullarımın bu sözünü yaz’ diye emretmiş. Kalem yazmış. Meleklerine ‘Kullarımın bu ahdini şu taşın içine yerleştirin’ demiş. Melekler de bu kitabeyi Hacer-ül Esved’in içine yerleştirmiş. Daha sonra insanın bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, Allah(C.C.) bu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmış. Her bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek,
‘Bana verdiğiniz bu sözü sizler için pek çok koşuşturma olan dünyada da hatırlayıp tasdik edecek misiniz?’
diyerek onları belli zaman aralıklarıyla dünya denen bu imtihan yerine göndermiş. Böylece insanın önüne iki yol açılmış. Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ’daki gibi Rabbini tanıma sözünü dünyada da tasdik edecek ya da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini inkâr edecek.
İşte tavaf yaparken her şavtın başında Hacer-ül Esved’i selamlamamızdaki gaye ve okunan duadaki ‘verdiğim sözü tutuyorum’ daki ‘söz’den murad, Kâlû Belâ’da Rabbimize verdiğimiz ‘Evet. Sen bizim Rabbimizsin.’ sözümüzmüş meğer. Bunu öğrendikten sonra yaptığım tavaflarımda bu duayı daha bir aşk ile daha bir hissederek okudum.
Allah(C.C.) hepimize son nefesimize kadar Kalu Bela’da verdiğimiz sözü tutabilmeyi nasip etsin. Döneli neredeyse on gün oluyor. Gidip gelenler söylerlerdi ama ben şimdilerde yeni yeni bildim. Şairin dediği gibiyim ‘Bedenim Kâbe’den uzakta amma, gönlümü bıraktım Beytullah’ta ben…’ (4)
Yasemin Karalı
10.05.07 – İstanbul
(1) Şavt, Kabe sol tarafa alınarak Hacer’ül Esved’den başlayıp Kabe etrafında tam bir dönüş ile tekrar Hacer’ül Esved’e gelmeye denir. Bu şekilde yedi şavt yapılarak bir ‘Tavaf’ tamamlanmış olur. Daha sonra Makam-ı İbrahim’de iki rekat tavaf namazı kılınır.
(2) Allahümme imanen bike ve tasdikan bi-kitabike ve vefâen biahdike vettibâ-an lisünneti nebiyyike ve habibike Muhammedin sallallahu teala aleyhi ve sellem.
(3) Mehmet Muhammed Bağrıyanık, Gaziantep doğumlu olup Türkiye’de üniversite eğitimini tamamladıktan sonra gittiği Arabistan’da ikinci üniversitesini Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde okumuş. Okul bitince Pakistan ve Bangladeş’te toplam 9 yıl süren İslam araştırmalarından sonra Mekke’ye yerleşmiş ve halen 18 yıldır Mekke Aziziye Semt Camii’nde imamlık görevine devam etmektedir.
(4) Bir sancak altında kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan…
Olmuşlar… Tek yürek, tek bedende can;
İnsanlığı gördüm… Beytullah’ta ben…
Bir damla misâli, kapılmış sele;
Zengin, fakir, paşa, nefer elele…
Yan yana secd’eder, sultanla köle;
Mahşerle tanıştım… Beytullah’ta ben…
Unutmuş… Dünyanın vefâ derdini,
Yıkmış… Kalbindeki, riyâ bendini,
Öyle teslim etmiş, Hakk’a kendini;
Canda Cânân gördüm… Beytullah’ta ben…
Yıllar geçti, aramakla özümü;
Dünya malı kör etmişti gözümü,
Unutmuştum, ”Kâlû Belâ” sözümü;
Gör ki hatırladım… Beytullah’ta ben…
Çekildi kapımdan, şeytân-ı kebir,
Çekildi kanımdan, zorbalık cebir,
Ne bir hased kaldı, ne gurur kibir;
Yerle yeksan oldum… Beytullah’ta ben…
Gördüm ki; bu dünya bir oyalanma,
Halime bakıp da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe’den uzakta amma;
Gönlümü bıraktım… Beytullah’ta ben…

