Deneme 3 - Bir Rûya Yolculuğu; Umre

Yazı tarihi Pazartesi 17 Kasım 2008

Yaşanılan güzelliğe, onu bozmamak adına hiç dokunmamayı, konuşmamayı, gönüldekini dile dolamamayı her zaman doğru bulmuş, fıtratıma uygunluğundan olsa gerek kendi hayatımda da uygulayabilmişimdir. Ama bu öyle bir borç ki üzerimde, paylaşmasam, vebal alacakmışım gibi hissediyorum. Umarım yazı sahibini bulur.

 

Elmalılı Hamdi Yazır Kur’an Meali:

Ali İmran Sûresi 96:

Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir.

Ali İmran Sûresi 97:

Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.

 

Karşılaştırmalı Kur’an meali incelemelerim sırasında yukarıda yazılı ayetleri okuduğum andan itibaren daha önce aklımın köşesinden bile geçmeyen ‘Umre’ yapmak fikri hasıl oldu zihnimde. Önce zihnimde, sonrasında ise bütün kalbimde. Öyle ki sanki oraya hemen gitmezsem ölecekmişim gibi bir hisle, AŞK ile diledim gidebilmeyi. Her yere gidebilen ben nasıl olmuş da bu konudaki okumalarıma, araştırmalarıma, ‘yönüm kıbleye kıblem Kabe’ye’ diyen dilime rağmen Kabe’ye gitmeyi daha önce hiç düşünememiştim. Allah (C.C.) yazdı, kısmet oldu, gidip gelenlerle görüştürüp benim de içime düşürdü, niyetine girdim. Ama mâlumunuz Arabistan sınırları içine öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya giremiyorsunuz. Ben yaşlarda bekâr bir bayan, sadece eş, baba, erkek kardeş ya da dayı ile girebiliyormuş kutsal toprakların olduğu bu ülkeye. Beş ay gibi bir süre geçmesi gerekti gidebilme şartlarımın sağlanabilmesi için ve ben bir kez daha hem de bütün kalbimle inandım ki olacağın önüne geçilemediği gibi zamanını da öne ya da geriye çekemiyorsunuz. Abdulkâdir Geylani Hazretlerinin ‘Fûtuh-ul Gayb’ adlı şaheserinin üçüncü makalesinde yazdığını yeniden ama bu kez yaşayarak, daha sağlam olarak içselleştiriyordum. ‘Ölü yıkayıcının elindeki ölüler gibiydik, Rabbimiz bizi dilediğince evirip çeviriyordu.’ Tek diyebildiğim, beni oralara davet eden, davete icabet edebilmem için kaderimi ilmek ilmek, nakış nakış ören ve her yaratışında bir hikmet olan alemlerin Rabbi Allah’a (C.C.) sonsuz hamd olsun.

 

Bu ziyaret nasıl anlatılır bilmem. Yazarken hakkını veremeyeceğim kesin ama en azından öğrendiklerimin bir kısmını aktarmaya çalışacağım zira orada hissettiklerimi paylaşabilecek kelimeleri ben bilmiyorum.

 

Uçaktan indiğiniz ilk andan itibaren garip bir çelişki ile hem ‘oralı’ oluyorsunuz, hem de bunun gerçek olamayacak kadar güzel olmasından dolayı bir ‘rüya’ daymışsınız gibi şaşırıyorsunuz. Öyle bir yaşantı var ki orda, bu dünyaya niçin geldiğinizi belki de ilk kez iliklerinize kadar hissediyorsunuz. (Zariyat/56 “Cinleri ve insanları, ancak beni tanıyıp îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattım.”) Amacına yönelik kullanılan beden ve ruh mükemmel bir ahenkle, tabiri caizse eksik taşın yerini bulması gibi bütün evrenle hemhâl oluyor, öteki diye hiçbir varlık kalmamacasına ‘tek’in bir parçası olduğunuzu hissediyorsunuz. Küçücük bir damlanın, yolunu bulup okyanusa karışması gibi bir his sanki.

 

Medinet-ül Münevvere (Nurlanmış Şehir), evsahipliğini yaptığı Ravza-ı Mutahhara’ya (Mescid-i Nebevi’nin içindeki Hz. Muhammed’in (S.A.V.) kabrinin bulunduğu ‘tertemiz bahçe’) saygısını sevgisini sunar gibi sukûnete bürünmüş bir şehir. Zaman öylesine sakin akıyor ki, geçmiş-şimdiki-gelecek zaman kiplerini unutup, şehrin o benzersiz kokusunu içinize çekerek kendinizi hiç düşünmeden geniş zamanın güvenli ve rahat ellerine bırakıveriyorsunuz. Medine’den Mekke’ye geçerken yol kenarlarında size zikretmeyi hatırlatan ‘zikir tabelaları‘nı görüyorsunuz. Herkesin beyazlara bürünüp ibadet için koşuşturduğu Mekket-ül Mükerreme’de (Saygın Mekke) ise Mescid-i Haram’ın bereketi, kalabalığı sokaklara taşıyor, bu insan selinin içinde kendinizi gezegende küçücük bir nokta gibi, küçücük ama merkezine görünmez bir bağla sıkıca bağlanmış ‘pervane nokta’ gibi hissediyorsunuz.

 

Mescid-i Haram’a girerken gözlerimiz kapalı idi. Beytullah’ın tam karşısına gelene kadar da açmadık. Gözlerimi açtığımda Kabe’nin siyah, sade, sıcak ve gösterişsiz azameti ile birlikte yine aynı soru kapladı içimi. ‘Bu bir ‘rüya’ olabilir miydi?’ Olaylar nasıl örülmüştü de buralara gelmek bana nasip olmuştu? Neden daha önce gelememiştim? Ne kadar yazık?

 

Hayatımın en anlamlı akşam namazını orda kıldım. Kaç bin kişiyle birlikte aynı anda secde ettik bilmiyorum ama (hac zamanı Kabe’de birmilyonaltıyüzellibin kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş) akşamın o ılık esintisinde, gözlerim Kâbe’de, ilk kez o kadar kalabalık bir cemaatle secde edişimi, Kâbe İmamı Sudeysi’nin gürül gürül akan sesinin birden bire ağlamaklı oluşunu ve duayı ağlamadan bitirebilmek için tekrar tekrar okumaya çalışmasını ömrüm boyunca unutamayacağımı adım gibi biliyorum. Karşımızdaki resim kusursuzdu. Namazdan sonra umre tavafına başladık. İranlı, Suriyeli, Malezyalı, Endonezyalı, Türkiyeli, Arabistanlı ve daha sayamadığım nice farklı ülkelerden gelen müslüman kardeşlerimin hepsi, dünyanın neresinden gelmiş olurlarsa olsunlar aynı duayı ediyorlardı tavaf yaparken. Herkes her şavtın(1) başında Cennetten gelmiş olduğuna inanılan ve Kabe-i Muazzama’nın kapısına yakın köşesinde gümüş bir çerçevenin içine sabitlenmiş Hacer-ûl Esved’i (Siyah taş) sağ elini kaldırıp ‘Bismillahi Allahuekber’ diyerek selamladıktan sonra duasına; ‘’Allahım! Sana iman ederek, kitabını tasdik ederek, verdiğim sözü yerine getirerek ve peygamberinin sünnetine uyarak bu ibadetimi yerine getiriyorum.(2)’’ diyerek başlıyordu duasına. Zaman ayrı bir zaman, mekân bambaşka bir mekân, dilleri, renkleri ve de yaşamları bambaşka olan ama orda tek bir ruh haline gelen bu insanlar karmakarışık ve yabancıydılar ama dillerinden dökülen dua hep aynı duaydı. Asırlar boyunca kutsal olan bu Kâbe’de günde üç saat uyku ile gecemiz gündüzümüz birbirine karışıyor, bir günü sanki üç gün gibi yaşıyorduk. Her iş ve oluşun kendi zamanını beklediğini bilirdim ama yine de aynı soru yankı buluyordu beynimde. ‘Nasıl olmuş da bunca zaman buralara böylesine kayıtsız kalabilmiş, gelmeyi hiç düşünememiştim?’ Sonra hemen kendime gelip ‘nasip, her şey nasip’ diyordum. Ne uyku arıyorsunuz, ne yemek, ne aile ne eş ne de dost.

 

Mutluyduk, huzurluyduk, ümmeti Muhammed (S.A.V.) olmayı yaşıyorduk.

 

Günler böyle mutlulukla geçerken bir vesile ile Mekket-ül Mükerreme’de tanıştığım ve bundan çok memnun olduğum Mehmet Bağrıyanık (3) Hoca’nın ‘Hac ve Umrenin Anlamı’ konulu sohbetini dinlemek kısmet oldu. Ayetlere ve hadislere dayanarak anlattığına göre;

Allah(C.C.), dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmış, bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiş, daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:

Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuş.

Ruhlar da: Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevap vermişler.

(Araf/172 ‘’Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahid olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.’’)

Bu konuşmanın vuku bulduğu zamana da, Kâlû Belâ denmiş. Bu sözü tüm ruhlardan alan Allah (C.C.), kaleme ‘Kullarımın bu sözünü yaz’ diye emretmiş. Kalem yazmış. Meleklerine ‘Kullarımın bu ahdini şu taşın içine yerleştirin’ demiş. Melekler de bu kitabeyi Hacer-ül Esved’in içine yerleştirmiş. Daha sonra insanın bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, Allah(C.C.) bu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmış. Her bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek,

‘Bana verdiğiniz bu sözü sizler için pek çok koşuşturma olan dünyada da hatırlayıp tasdik edecek misiniz?’

diyerek onları belli zaman aralıklarıyla dünya denen bu imtihan yerine göndermiş. Böylece insanın önüne iki yol açılmış. Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ’daki gibi Rabbini tanıma sözünü dünyada da tasdik edecek ya da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini inkâr edecek.

İşte tavaf yaparken her şavtın başında Hacer-ül Esved’i selamlamamızdaki gaye ve okunan duadaki ‘verdiğim sözü tutuyorum’ daki ‘söz’den murad, Kâlû Belâ’da Rabbimize verdiğimiz ‘Evet. Sen bizim Rabbimizsin.’ sözümüzmüş meğer. Bunu öğrendikten sonra yaptığım tavaflarımda bu duayı daha bir aşk ile daha bir hissederek okudum.

Allah(C.C.) hepimize son nefesimize kadar Kalu Bela’da verdiğimiz sözü tutabilmeyi nasip etsin. Döneli neredeyse on gün oluyor. Gidip gelenler söylerlerdi ama ben şimdilerde yeni yeni bildim. Şairin dediği gibiyim ‘Bedenim Kâbe’den uzakta amma, gönlümü bıraktım Beytullah’ta ben…’ (4)

Yasemin Karalı

10.05.07 – İstanbul

 

(1)  Şavt, Kabe sol tarafa alınarak Hacer’ül Esved’den başlayıp Kabe etrafında tam bir dönüş ile tekrar Hacer’ül Esved’e gelmeye denir. Bu şekilde yedi şavt yapılarak bir ‘Tavaf’ tamamlanmış olur. Daha sonra Makam-ı İbrahim’de iki rekat tavaf namazı kılınır.

(2)  Allahümme imanen bike ve tasdikan bi-kitabike ve vefâen biahdike vettibâ-an lisünneti nebiyyike ve habibike Muhammedin sallallahu teala aleyhi ve sellem.

(3)  Mehmet Muhammed Bağrıyanık, Gaziantep doğumlu olup Türkiye’de üniversite eğitimini tamamladıktan sonra gittiği Arabistan’da ikinci üniversitesini Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde okumuş. Okul bitince Pakistan ve Bangladeş’te toplam 9 yıl süren İslam araştırmalarından sonra Mekke’ye yerleşmiş ve halen 18 yıldır Mekke Aziziye Semt Camii’nde imamlık görevine devam etmektedir.

(4)  Bir sancak altında kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan…
Olmuşlar… Tek yürek, tek bedende can;
İnsanlığı gördüm… Beytullah’ta ben…

Bir damla misâli, kapılmış sele;
Zengin, fakir, paşa, nefer elele…
Yan yana secd’eder, sultanla köle;
Mahşerle tanıştım… Beytullah’ta ben…

Unutmuş… Dünyanın vefâ derdini,
Yıkmış… Kalbindeki, riyâ bendini,
Öyle teslim etmiş, Hakk’a kendini;
Canda Cânân gördüm… Beytullah’ta ben…

Yıllar geçti, aramakla özümü;
Dünya malı kör etmişti gözümü,
Unutmuştum, ”Kâlû Belâ” sözümü;
Gör ki hatırladım… Beytullah’ta ben…

Çekildi kapımdan, şeytân-ı kebir,
Çekildi kanımdan, zorbalık cebir,
Ne bir hased kaldı, ne gurur kibir;
Yerle yeksan oldum… Beytullah’ta ben…

Gördüm ki; bu dünya bir oyalanma,
Halime bakıp da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe’den uzakta amma;
Gönlümü bıraktım… Beytullah’ta ben…

Şa’ir; Cengiz Numanoğlu 
yasemin @ 23:05
Kategori: Denemelerim
Deneme 2 - Kâbustan Rüyaya

Yazı tarihi Pazartesi 17 Kasım 2008

Her iş ve oluş gibi kitapların da insan hayatına girmek için kendi zamanlarını beklediklerine inanırım. Türk Edebiyatının ilk çaplı anti- ütopya romanı Schrödinger’in Kedisi ( Kabus ve Rüya ), benim için o özel ve beklenen kitaplardandır. Yeni Fiziğin alışılmışın dışında düşünce sistemini, ezber bozan garip söylemlerini romansal bir kurgu içinde veren ve bunların şark insanının kültürel kodlarıyla ne denli uyumlu olduğunu bana fark ettiren bu kitabı sıklıkla okurum.

 

‘Korkma! Dağlar koni, bulutlar küre, yıldırımlar şakuli değil! Doğrusal denklemler sahici dünyanın mecazıdır, gerçek doğrusal denklemlerden ibaret değil!

         Büyük meseleleri, büyük programların halledebileceğinin düşünüldüğü günler geride kaldı. Küçücük müdahalelerin kendileri gibi küçücük sonuçlar doğuracağı düşünüldüğü için küçümsendikleri günler de öyle.

         Dinamik sistemler hayal bile edemediğimiz karmaşık kurallara göre çalışır. İnan ve korkma!’

 

Kitabın ilk sayfalarında geçen bu metni okuduğumda içimde nasıl bir güven oluşturduğunu, nasıl da senelerdir sürgün hayatı yaşadıktan sonra bir anda kendini evine dönmüş biri gibi hissettiğimi sizlere tarif edemem. Öyle ya, mikro boyutta ayrımların ortadan kalktığı hatta hiç var olmadığı durumlarda bile bütünü parçalara ayırmaktan kendisini alamayan çözümlemeci ve modernist Batı düşüncesi az mı hırpalamıştı bizi? Şimdi ise şark mistizmine ve tasavvufa iade-i itibar zamanının geldiğinden bahsediliyordu. Başat duygusu ‘korku’ olan ve bu yüzden kendisini sürekli emniyetli bölgede tutmanın –böyle bir yer var olabilirmiş gibi- yollarını arayarak kendisine, bir kaç bin yıllık kültürel mirasına, genetik kodlarına yabancılaşan insanımız, kimliği ile barışıyordu. Yeni fiziğin kuramları baz alınarak kurulan Mucizeler Diyarı ile Kabus, Rüyaya evriliyordu… Az şey miydi bu?

 

En genel haliyle kısaca bahsetmek gerekirse, 1800’lerin sonunda fizikte hâkim görüşe göre, artık ‘fiziğin sonuna’ gelinmiş, araştırılmaya değer pek bir şey kalmamıştı. Newton mekaniği yöntemleri ile evrendeki bütün cisimlerin hareketlerinin mekanizması anlaşılabiliyor, Maxwell’in düzenlediği ve son halini verdiği denklemlerle ise evrendeki bütün optik, elektrik ve manyetik etkiler açıklanabiliyordu. Fizikteki bu durumdan toplum da kendi payesini almış ve maddeci – pozitivist – determinist görüş insan-insan, insan-doğa, insan-sanat kısacası sosyal boyutta her kesitte kendine yer bulmuştu. Doğada karşılıkları olmayan, tamamen insan aklının ürünü olan keskin kenarlı üçgenler, kareler, merkeze eşit uzaklıktaki noktalar kümesinin oluşturduğu muntazam dairelerle etrafımız kuşatılmış, tutarlı, kendi içinde bütünlüklü fakat kurgusal bir kâinat modeli ile beraber, bir şeyin ya siyah ya beyaz, ya sıfır ya da bir olması gerektiği düşüncesi klasik fiziğin bir dayatması olarak bizi köşeye sıkıştırmıştı. Kültürel kodlarımız ile uyuşmayan, bizim üzerimize dikilmemiş bir elbise gibi her bir yerinden patlak veren bu kurgusal kâinatı anlamaya, öğrenmeye çalıştık durduk. Sonuç; kocaman bir boşluk, ezbercilik, icatsızlık, tıkanıklık! Tıpkı elektron mikroskobunun icadından sonra katı zannettiğimiz maddenin en küçük yapı taşını incelediğimizde aslında %99 unun boş, sadece %1 inin dolu olması gibi.

 

Bilimde sınıfta kaldık. Otur: ‘Sıfır’!

 

Elbise bize dar geldiğinden bir türlü içselleştiremediğimiz klasik fiziğin gündelik hayattaki tezahürlerindeki beceriksizliğimizden dolayı bilim felsefesinden de sınıfta kaldık.

 

Otur, bir tane daha ‘Sıfır’!

 

Ne zamana kadar peki?

 

Yeni fiziğe kadar.

 

Artık her sorunun cevabının çözüldüğünün, şu an çözülemeyen soruların ise çözülmesinin sadece bir zaman meselesi olduğunun düşünüldüğü birinci aydınlanmanın kibrine inat, gözlemcinin dalga işlevinin çöküşünü gerçekleştirdiği ana kadar tüm olasılıkların aynı anda ve üst üste binme durumundan bahsederek, ‘Kral Çıplak’ diyen Kuantum Fiziğine, dinamik sistemlerin başlangıç koşullarına hassas bağlılığı gereği moleküler düzeyde bir değişikliğin hayal bile edemeyeceğimiz sonuçlar doğurabileceği kelebek etkisi olarak gerçeğini hayatımıza sokan Kaos Bilimine, ‘ya - ya da’ diye dayatılan ikili mantık yerine ‘hem-hem de’ yi sunan saçaklı-puslu-bulanık mantığa, yani aslında bizim hep bildiğimiz ama bilimin yeni keşfettiği yeni fiziğin garip olan bu söylemlerine kadar sınıfta kalmıştık. Fiziğin, fotonun ne sadece bir parçacık ne de sadece bir dalga olmadığını, aynı anda hem dalga hem de parçacık gibi davranabildiğini, dahası ne zaman parçacık ne zaman dalga gibi davranacağının kestirilemeyeceğinin bilgisine ulaştığı günümüze kadar hep bir şeyleri içimize sindirememiştik. Heisenberg’in, atomaltı dünyada bazı şeylerin ilkesel olarak bilinemez olduğunu matematik formunda kanıtlayana kadar, atomaltı dünyasının kurallarının bizim makro boyuttaki dünyamızın kurallarından çok farklı işlediğinin bulunmasına kadar kendimizi çekiştirip durduk. Bir yerlerde yanlışlık olmalıydı, bizim bir derdimiz vardı.

 

Şimdi ise tarihte belki de ilk kez ‘kuantum fizikçileri ile sufi tayfası elele’.

 

Şöyle ki; yarı geçirgen bir aynanın önüne bir ışık kaynağı -mesela bir ampul- konulduğunda fotonların yarı geçirgen aynadan parçacık gibi hareket ederek sekme olasılığı ile dalga gibi hareket ederek geçme olasılığı üst üste binmekte ve fotonun ne zaman geçeceği ne zaman sekeceği bilinememekte. İster ampulü güçlendir, fotonların sayısını arttır, istersen azalt. İster beşyüz mumluk, binbeşyüz mumluk ampul kullan, ister renkli ampuller tak. Sonucu kontrol edemiyorsunuz. Fotonun ne zaman ne yapacağı olasılık hesaplarıyla kestirilemiyor. Kesin olarak bildiğimiz tek şey, asla bilemeyeceğimiz bir şeyler olduğu bilgisi… Yani şunu şöyle yaparsam şu sonucu alırım, şöyle etkitirsem böyle olur diye yaptığın hesapların dışında ve üzerinde asla kestirilemeyen başka bir hesaplar bütünü var.

 

Bu deneyin sonucu size de bir yerlerden tanıdık geldi mi?    

Yasemin Karalı

15.03.2007

 

yasemin @ 23:00
Kategori: Denemelerim
Deneme 1 - Toplumsal Söz Yitimi (Afazi)

Yazı tarihi Pazartesi 17 Kasım 2008

 

İnsanın sinir sistemi, beynin kendisine gelen uyarıları belli bir düzen içinde ve otomatik olarak anlamlandırması esası üzerine kuruludur. Bu sürecin herhangi bir nedenle kesintiye uğradığı durumlarda, beyin, kendisine ulaşan uyaranları bütünlüklü tasarımlar halinde formatlayamıyor. Formatlanmamış tasarımlar anlamlandırılamıyor, anlamlandırılamayan tasarımlar, sesli yazılı karşılıkları ile buluşamıyor ve böylece konuşma yitimi, afazi olgusu meydana geliyor. Bu olgunun görüldüğü kişiler duyuyorlar ama duyduklarına anlam veremiyorlar, görüyorlar ama gördüklerine anlam veremiyorlar. Uyaranları düzenleyemedikleri için ilişkilendiremiyor, ilişkilendiremediği için kayda geçemiyor, kayda geçemediği için ifade edemiyor.

Beynin anlam kazandırdığı uyaranları sesli ya da yazılı işaretlere, sözcüklere dökebilen tek canlı insandır. Sadece insan, beynine ulaşan kelimelerin arkasındaki anlamları kodlayabilir. İletişimin olabilmesi için bu kodlamanın yani düşünce içeriklerinin korunması lazım. Son günlerde dile ilişkin kaygılarımız Türkçe-Osmanlıca ya da Türkçe-İngilizce tartışmalarıyla sınırlı kaldığından afaziye uyanamıyoruz. Kelimelerin sesli/yazılı şekilleriyle ya da yabancı dillerden gelip gelmediğiyle uğraşıyoruz ama asıl konuşulması gereken beyinlerimize ulaşıp ulaşmadıkları, düşünce içeriklerinin korunup korunmadıklarıdır. Günümüzde kavramların içleri boşal(tıl)mış, kavramın kendisi, karşılığı olmayan bir sesten, bir şekilden ibaret kalma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Sözcüklerin konuşulan dilden sistematik şekilde yok edilmeleri, zihni küçültür. Çünkü biliriz ki konuşturamayan beyin düşünemez, düşünemeyen beyin konuşturamaz. Lisan ve bilinç ayrılmaz bir bütündür! Entelektüel yetenek, bu içerik ve düzenin bir özeti olarak lisana yansıdığı gibi, lisan da entelektüel yeteneğe yansıyor.

Celbedilmiş Toplumsal Afazi üç ayrı yöntemle hayata geçirilmiş ve hala hazırda bunlar kullanılarak beynin kodlama sistemi altüst edilmiş veya oluşması engellenmiştir.

Bunlardan birincisi, sözcük anlamlarının konfüzyon yaratacak şekilde kaydırılması.

İkinci yöntem, özel kortikal alanlarda kodlanmamış kelimelerin sirkülâsyonunun arttırılması. Bilimde, sanatta, günlük yaşamda her alanda her gün yüzlerce kelime seli var. Bunlar yabancı lisanlardan, üzerinde toplumsal mutabakat sağlanmadan alındıkları için gürültü olarak nitelendirilebilecek düzensiz uyaranlardır. Gürültü sistemli bir şekilde arttığından hiçbir izlenim uyandırmıyor, dolayısıyla bir boşluk bir silinmişlik yaratıyor.

Bu iki yöntemle bir yandan beynin tanıdığı formatlar bastırılıp, anlam içerikleri kaydırılırken, diğer yandan beynin kendi yeni formatlarını üretmesi engelleniyor. Bu karmaşa ve bellek kaybı, celbedilmiş afazinin varlığıyla açıklanıyor. Beyin, çevresinde olup biten hiçbirşeyi yakalayamamakta, her şey uçar gibi cereyan ettiği için de bulunduğu durum hakkında düşünce oluşturamamaktadır. Duygusal açıdan kararsızdır, bütünüyle edilgendir.

Üçüncü yöntem, kişinin zihninde karşılığı olan bir kelimeyi, çağrışım yapmayan bir başka kelime ile değiştirmek suretiyle düşürmek esasına dayanıyor.

Yasemin Karalı

27.11.2005

yasemin @ 22:57
Kategori: Denemelerim
20. Haftanın sonu

Yazı tarihi Pazar 16 Kasım 2008

20. haftayı da devirdik nihayet. Şimdiye kadar mide bulantısı dahil kayda değer hiç bir şikayetim olmadı diyebilirim. İkinci ayda başımı kaldıramayacak kadar uyumak istememi saymazsak tabi :) Bayılmış gibi uyuyordum ve hep uyumak istiyordum. Üçüncü ayın sonunda o da kalmadı. Buraya kadar çok iyi geldik. Bundan sonra da iyi gider umarım. Şimdiki görüntüm yaklaşık böyle bi şey. Özellikle yemeklerden sonra çok yemememe rağmen bir şişkinlik oluyor… Karnım belirgin şekilde büyümeye devam ediyor, o yüzden düzenli olarak çatlak önleyici yağ kullanmaya başladım. Şimdilik bebe yağı kullanıyorum ama ilk alışverişimde kakao yağını deneyeceğim. 

20. haftanın sonunda;

Kilo: 62   Tansiyon: 11/7  

 

 

yasemin @ 21:08
Kategori: Fotoğraflar | Hafta hafta hamileliğim
Ana rahmine düşüşünün 120. günü

Yazı tarihi Cumartesi 15 Kasım 2008

Az önce rutin doktor kontrolünden geldim. Babamız iş toplantısı nedeniyle bizimle gelemedi ama onun yerine sağolsunlar Ayşe annem ve Hayri babam beni yalnız bırakmadılar. Seninle buluşmaya hep birlikte geldik. Babaannenin heyecanını ve sevincini görebilmeni çok isterdim. Kimbilir belki hissedebilmişsindir. Ultrason ekranında sevdi durdu seni. Onlar için de çok sıradışı bir duygu. Torun sahibi olmayı ilk kez seninle tadacaklar :)

Artık hareketlerini iyiden iyiye hissediyorum. Hamileliğin en keyifli günleri bunlar olsa gerek. Kendimi çok zinde ve dinamik aynı zamanda çok mutlu hissediyorum. İkili testimizin sonucu çok iyi çıkmıştı. 1/46.000 lerdeydi riskimiz. Bu gün de dörtlü test sonucumuzu aldık. Doktorumuz Herman İşçi üçlü test gerçeği yakalamakta pek yeterli olmadığı için dörtlü test yaptırmıştı bana. Şükür onda da 1/41.000 gibi bir değer çıktı. Yani çok çok düşük bir risk. Birbirimize sağlıklı olarak kavuşacağız inşallah. Her bir organını inceledi Herman Bey bu gün. Ben ve babaannen de onunla birlikte sevdik sevdik her yerini. Önce kafana baktı, çevresini, çapını ölçtü. Sonra beynin içine, beyinciğe, soğancığa, sonra vücudunda aşağılara baktı. Omurgana, bel açıklığına, karın boşluğuna, karaciğerine, kalbine baktı. Kalbinin atışını kontrol etti Herman Bey, sesini dinledik hep birlikte. Ne muhteşemsin bir bilsen J En son da böbreklerine, bağırsaklarına, mesanene, pipine :p iki bacağına, iki koluna, ellerine ve parmaklarına baktı ve her yerinin normal geliştiğini söyledi bize. Çok şükür seni bize verene. Tahminen 17 cm boylarında (tam olarak ölçebildikleri yer olan uyluk kemiğinin boyunu dört ile çarpıp senin tahmini boyunu buluyorlar J ) ve 333 gr ağırlığında (bunu nasıl hesaplıyorlar bilmiyorum) olmalısın. Annenin tansiyonu 11/7 kilosu ise kendi tartısında bu sabah 61,4 kilogramdı. Benim hesaplarıma göre 4,5 ayda 3,5 kilo falan almış olmalıyım. Bakalım kaç kilo ile bitireceğiz bu süreci… Doktorun tartısında fazla çıkıyorum J o yüzden onu yazmayacağım J  Hamileliğimin başından beri kullandığım Elevit Pronatal vitamin hapına, demir hapı olan Ferrum Fort eklenmişti geçen ay. Bu ay yeni bir ilacımız daha var. Kemiklerin için artık daha çok Kalsiyum çekecekmişsin benden. O yüzden senin benden çektiklerini yerine koymak için bu günden itibaren Cal D Vita alacağım her gün. J Bir sonraki buluşmamız bir ay sonra. O zaman da şeker ölçümü yapacaklarmış bize. Bu demek oluyor ki sabah aç karnına gideceğiz J Bir de tek doz tetanoz aşısı olmam gerekiyormuş bu aralar.

 

Tam da bu gün anne rahmine düşüşünün 120. günüymüş biliyor musun? Büyüklerin dediklerine göre sana ruhun üflendiği gün yani :) Dünyanın her yerinde hamileliği genel olarak üç bölüme ayırıp inceliyorlar. Birinci trimestır 1-14 haftaları arası, ikinci trimestır 15-28 haftaları arası, üçüncü trimestır ise 29-40 haftaları arası olarak bölünmüş. Neye göre bu şekilde ayırıyorlar bilmiyorum. Ama bence asıl dönüm noktası 20. haftadan sonra olmalı. İlk hareketler, bebeğin tüm gelişimlerinin tamamlanması, ve büyüklerimizin söylediklerine göre bebeğin ruhunun bedeniyle buluşması… Bunların hepsi 20. haftanın bitimi ile başlayan şeyler. Bence bir anne adayının hamileliğini hissetmesi anlamında en önemli dönüm noktası 20. haftanın bitimi, diğer bir deyimle anne rahmine düşüşün 120. günü. Öncesinde testlerle ve bir takım fiziksel değişimlerle değişik bir durumun olduğunu anlasanız bile, bebeğinizin hareketini hissetmeniz ile boyut değiştiriyorsunuz. Benim için ikinci trimestır şimdi başladı J

yasemin @ 10:51
Kategori: Melek
Bu gün ilk defa oğluşum için zıbınlar aldım :)

Yazı tarihi Çarşamba 12 Kasım 2008

Oğluşumla ilk defa başbaşa kalıyoruz bu akşam. Anlaşılacağı üzere meleğimizin cinsiyeti belli oldu. Dünyaya gelmek için sabırsızlanan, aceleci bebeğimiz, meğer bir erkekmiş :) Ben bunu biliyor muydum ne :p Babamız bir iş toplantısı nedeniyle sabah ilk uçakla Erzurum’a gitti, son uçakla da dönecek inşaallah. Evlendiğimizden beri ilk kez Selimsiz bir akşam geçiyoruz oğlumla. Kursa gitmiş olmama rağmen bitmedi gitti bu akşam :( Biz de ne yapalım beraberce dört gözle babamızı bekliyoruz gecenin bu saatinde…

Başka bir ilk daha var bu günün hesabında.

Dün akşam koltukta ayaklarımı uzatmış oturuyordum. Bir yandan da her zaman olduğu gibi heyecanla yine Selim’e bir şeyler anlatıyordum ki birden karnımın içinde ani bir hareket hissettim. Oğluşum, içinde bulunduğu çepere vurup ‘Heeeeeeey ben de burdayım’ diyordu sanki bize :) Hemen Selim’e söyledim. Beni çok sakin buldu. Bilmem sakin miydim ki? Şaşırmıştım herhalde. Bu onunla ilk iletişimimizdi. Varlığını hareketi ile ilk kez hissettirdi bana. Bu haftadan sonra hareketlenecekmiş. Devamı geleceği için çok ama çok seviniyorum :)))

Bana selam vermesinin ardından hemen bu gün, hiç aklımda olmamasına rağmen, şantiye dönüşü kurstan önce bir şeyler yemek için girdiğim Metrocity alışveriş merkezinde oğluşuma bir şeyler alırken buldum kendimi. Evet, nihayet bu gün (11.11.2008) ilk defa oğluşum için zıbınlar aldım. O’nun ilk alışverişini yapmak çok değişik ve karmaşık bir duygu oldu benim için. Ama bir o kadar da sevindiriciydi… Onu mu alsam bunu mu alsam, hangisi daha güzel derken dakikalarım geçmiş farketmeden:) Ömrü hayatımda kendim için bu kadar uzun süre bir alışveriş yapmışlığım da yoktu hani. Kendime alırken hiç bu kadar düşünmezdim ben…  Renk renk, desen desen, cıvıl cıvıl zıbınlar aldım ona. İnşallah en az bu aldıklarım kadar neşeli, renkli, canlı, cıvıl cıvıl ve pırıl pırıl, zengin desenli bir iç dünyası olur oğlumuzun. İnşaallah…

Babamız geldi şimdi.

Vakit bayağı ilerlemiş olmalı :) Bakalım Erzurum’u fethetmiş mi? :p

yasemin @ 00:58
Kategori: Melek
Hoşgeldin Melek :)

Yazı tarihi Salı 2 Eylül 2008

Çok değil, hepi topu bir buçuk sene önce almıştım hayatımın en büyük dönemecini… Ve sonrasında her şey ne kadar da hızlı gelişti.

Bir Mayıs İkibinyedide, yani otuzuma henüz girmişken, kendime bir doğum günü hediyesi vermekti niyetim. Dünyamı külliyen değiştiren, onbeş günlük ama aslında hayatımın toplamına bedel olan hayatımın gezisi, kendime verdiğim özel doğum günü hediyesiydi benim için. Çok güzel yaşanmış, her daim sevgiyle ve emekle örülmüş, çalışmanın, dostluğun, arkadaşlığın, aile olabilmenin yaşanabilecek en güzel ve en derin hallerini yaşadığıma inanarak geride bıraktığım otuz yılıma anlamlı bir hediyeyle teşekkür etmekti isteğim. Bundan fazlasını ummuyordum, beklemiyordum, hesaplamıyordum… Şimdiye kadar neyi hesaplayabildik ki biz zaten :) Sadece hesapladığımızı zannettik çoğu zaman… (Bu hüküm tamamen benim kişisel fikrim olup, hayatım buna dayanak olacak pek çok örnekle dolu olduğundan ve hala da o şekilde akmakta olduğundan yolumu aydınlatan belli başlı kabullerimden biri olmayı bana göre fazlasıyla hakeden bir hükümdür)

Beni değiştiren, dönüştüren ve güzelleştiren o gezinin bitiminde, artık hiç bir şey eskisi gibi değildi…

Gönül gözüm açılmıştı bir kere.

Şu anki duygularımı ifade ettiğim bu girizgahtan sonra gelelim asıl konumuza… Yoğun, koşturmacalı ama bir o kadar da keyifli evlilik hazırlıklarından sonra, aynı çatı altına girdik nihayet. Keyifli diyorum çünkü yapmak zorunda olduğumuz her işimizi beraberce, güle oynaya birlikte yaptık biz Selimcimle. Birbirimizi hiç kırmadan, gücendirmeden, her daim birbirimizin isteklerini önemseyerek yaşadık bu süreci. Her bir iş, öngörülmeyen pek çok sıkıcı detay içermesine rağmen keyifliydi, güzeldi bizim için…

Nihayetinde aşağıdaki davetiyede okunduğu tarihte, bana göre harika bir kır düğünü ile evlendik. Çiçeklerimiz burunlarımızda gezmekteyiz şimdilerde… :)

Balayı dönüşü, Neşe Anneannemizi kaybetmenin üzüntüsüyle kenetlendik birbirimize… Evliliğe ve aynı evde yaşamaya alışamama gibi bir lüksümüz olmadı hiç… Yapılması gereken her şeyi yine her zamanki gibi birlikte yaparak, ailelerimizle, dostlarımızla bu gün artık iki ayımızı geride bıraktık :)

Zaman, gerçekten de su gibi akıyormuş :)

Bu günlerde yepyeni, bambaşka -ve evet bildiniz- yine planlanmamış :) bir heyecan yaşamaktayız… Şimdiye kadar iki kişilik olan ailemize artık yeni bir üye daha katılacağını öğrendik. Hem de ne üye ama… Dünyaya gelmeye bu kadar hevesli, varlığından haberim olmadığı dönemlerde yaptığım onca spor, konser, horon vb aktivitelere rağmen yerinde tutunmaktan vaz geçmeyen inatçı mı inatçı, muhtemelen tuttuğunu koparacak olan yeni üyemizin geleceği haberiyle hayatımıza yepyeni bir pencere daha açıldı :)

Ve ben bir kez daha şükrettim. Her şey için…

Şimdilik kendimi anne olacakmışım gibi hissedemiyorum hiç. Bunu da meleğimizin gelişini tam olarak algılayamamış olmama bağlıyorum. Onun için en iyisini yapmaya çalışmak, yediklerime içtiklerime ayrıca özen göstermek, kendime daha iyi bakmak ve onun için endişelenmek dışında çok fazla bir şey hissedemesem de çok ama çok merak ediyorum Selim’le beni nasıl ve neye dönüştüreceğini… İçimden geçen en büyük dua onun her şeyiyle tastamam sağlıklı bir bebek olması… Çok ama çok iyi bir insan olması… Hakkı bilip, hakkı gözetmesi… Adaletli olması… Şimdilik sadece bunlar için dua ediyorum… Allah tamamına hayırlısıyla erdirsin ve bize sağlıklı, hayırlı bir evlat versin diye.

Annelik iç güdüsü şimdiden başladı mı ne?

Hoşgeldin hayatımıza Melek… Meleğim(iz)… Bebeğim(iz)…

yasemin @ 15:52
Kategori: Melek
28 HAZİRAN 2008

Yazı tarihi Pazartesi 21 Ocak 2008

28 Haziran 2008 Cumartesi günü evleniyoruz !

selimserhatli @ 10:05
Kategori: Fotoğraflar | Yaselimin